 |
kalem,kaat,manga,bilimkurgu,
pilav,jeton,anime,izafiyet,silgi,
patates,mayın,uzay-zaman,
stephanhawking,atölye,yörünge,
bezelye,mendel,x-men,yıkımagidenadam,
antilop,evrim,kiremit,
altunizadeköprüçıkışı,firavun,düdük,
metal,hesapmakinesi,lanet,sesliharf,
paranormal,cowboybebop,taramaucu,
eğikatış,tırnak,maketbıçaa,paralelakım,
h.g.wells,ekmekküfü,semaver,ölmek,
onikionüçingilizanahtarı,ardiye,idarelambası,
kuantum,odun,jakşirak,ninjutsu,çizgiroman,
aristocuevrenmodeli,militarizm,r2-d2,
marstazamankayması,kurushii...
|
 |
 |
 |
 |
 |
 |
|
|
 |
 |
Friday, August 12, 2005
Vadiye bakıldığında, gerek 0.24 Newtonluk yerçekiminde kolay dağılmayan toz bulutundan, gerek bir zamanlar muazzam bir yapıya ait olan yıkıntılardan yola çıkarak ,insan kolayca onun yakın zamanda büyükçe bir kargaşaya ev sahipliği yaptığı sonucuna ulaşabilirdi. İçgüdülerinin insanı estetik açıdan pek neşeli kılmadığı bu ortamda pek fazla bulunmaya istekli olmak güç olsa da burada bulunmak zorunda olan kişiler vardı. Düzinelerce metre yukarıda, Başarılı bir şekilde kargaşadan yalıtılmış bir platformun geniş camlarının arkasından birisi sinirli,oldukça sinirli gözlerle vadiyi izliyordu. İlahi bir amacı olan birisi...
General Einnosagahnt, yumruklarını camın önündeki korkuluklara dayamış, aşağıda, tamamlandığında 12 metre eninde ve 50 metre yüksekliğinde olması gereken sütundan kalanları süzüyordu. Bulunduğu salonun civarındaki departmanlarda çalışanlar, askerin adımlarını vura vura bir aşağı bir yukarı volta atarken çıkardığı gürültünün nihayet sona ermesinden memnundular. Birkaç saat önce kopan kıyametten sonra Binbaşının çıkardığı her seste yürekleri hop ediyordu zira.
Ein sırtını pencerelere dönüp korkuluklara yaslandı, alnını, sol elinin desteklediği sağ kolunun avcuna alıp, ifadesine eklenen ümitsizlikle zemini izlemeye koyulmuştu ki, salonun sonundaki kapı, hava kilidinin sebebiyet verdiği ve artık hepimizin aşina olduğu o sesi çıkararak açıldı.
"Tanrı aşkına Guhl! Seni labratuvar faresi sersem herif, yarım saattir vereceğin raporu bekliyorum!"
Kendine has gözlük düzeltişiyle Dr.Guhltey kapıda belirip sahte aceleci tavırlarla salona daldı. Suratında çıldırtıcı bir ifadesizlik vardı. Onu bildik bir otomatik eşya taşıyıcı takip etti ve ardından hava kilidi aynı aşina sesle kapandı. Eşya taşıyıcı yıllardır bu işi yapıyormuş gibi salonun ortasında durdu, yaklaşık bir metrelik bir platformun üzerinde silindir şeklinde metal bir cisim taşıyordu.
"Buradayım binbaşı, isteğiniz üzere canlı bir numune..."
"Gene onlar öyle değil mi! Allah binbir kere belalarını versin gezegenleri batasıca köpekler! S.ktiğimin ucubeleri! Bu üç oluyor Guhl, lanet olsun üçüncü kez her şey mahvoluyor. Gene her şeye silbaştan başlamak zorunda kalıyorum. Proje ciddi şekilde aksıyor. Şimdiden hesaplanan malzeme stoğumuzun çok daha fazlasını tükettik. Lanet gezegenden hiçbir maden de çıkmıyor. Merkezden yapılacak bir nakliye için bu kazaları resmi olarak rapor etmem gerek , başarısızlığımı ilan etmem gerek. Kahretsin bu bana ne yapar biliyor musun. Şu omzumda duranların bedelini biliyor musun Guhl!" Ses tellerine verdiği zararı, aşırı hormon salgılayan herhangi bir homo sapien gibi sonradan fark edecekti. “Benden daha iyi biliyorsun ki uğraştığımız şey yüce insanoğlunun kaderi, yıldızlara uzattığımız elimiz!”
"Geçen sefer kesin sonuç teşkil edecek herhangi bir karar veya önlem alınmadığından dolayı böyle bir şey yaşanmaması bir açıdan imkansızdı, General. Bunu siz de benim bildiğim kadar iyi biliyorsunuz."
"Bana işimi öğretme mankafalı serseri. O piçlerden birini yakalayabildiniz mi bari?"
Guhltey taşıyıcının üzerindeki sensörlerden birine dokundu ve aletin üzerindeki yaklaşık 30 cm eninde ve 70 cm yüksekliğindeki silindir cismin üzerindeki metal tabaka katlanarak yukarı kalktı,altındaki silindir cam fanus belirdi. İçindeki yapay-atmosferik hareketlilikten oluşan duman dağılınca yaratık ortaya çıktı.
"Görgü tanıklarının ifadeleri artık neredeyse kesinleştirdi ki inşaata zarar veren canlı türü bu. Detaylı araştırmalarımızın gösterdiği kadarıyla da gezegenin yegane yerlileri.”
“Yüce tanrım, bu mu! Koskoca inşa projesini başladığından beri üç kez sabote eden lanet şey bu mu! Tanrım aklıma mukayyet ol!”
Yaratık fanusun içinde, ağır hareketlerle, bariz dehşet ifadesi okunan gözlerini, önüne serilen bu yabancı ortamdaki kendine göre dikkat çekici detaylara odaklamak için kafasını sağa sola çeviriyordu. Nihayet ortamdaki, vücudunun verdiği reaksiyon açısından evrensel standartlardaki en dikkat çekici yaratığı bulup bakışlarını sabitledi. Ellerinin avuçlarını etrafındaki cama yapıştırarak kafasını yaklaştırdı. Aradaki sayısız farka rağmen insansılığını sezmemek olanaksızdı.
“Standart iki cinsiyet var, herhangi birinde bir dominantlık yok. Eşeyli döllenme. Yetişkinler 60 cm e kadar uzayabiliyor fakat averaj 50. Amfibik kökenliler, gezegendeki yoğun asit denizlerinden geldiklerine dair en büyük kanıt sert,kalın,koyu renkli ve parlak plastik görünümlü derileri. Gözler her koşul için irileşmiş .Besinsel alışkanlıkları…”
“ Kes zırvalamayı be! İşime yarayacak şeylerden bahset doktor, çıldırmak üzereyim, kıçım kadar hayvan nasıl olur da bu kadar korkunç bir yıkıma yol açabilir aklım almıyor! ”
“Müsaade ederseniz oraya geliyordum. Yaratığın bir özelliği var. Deneylerimiz sırasında onlarca numuneyi hiçbir engelden kaçınmayarak ayrıntılı bir şekilde analiz etmemize rağmen en gelişmiş yapay zekanın bile tanımlayamadığı bir güç. Sadece dijital tanıklarda şahit olduğumuz kadarıyla yürüttüğümüz tahminlerden anlıyoruz ki bu yaratıklar nesneleri transmute edebiliyorlar. Avuç içlerinden kaynaklandığını tahmin ettiğimiz bir biyokimyasal reaksiyonla kavradıkları herhangi bir objeyi deformasyona uğratıyorlar. Daha basit bir dille maddeyi dönüştürebiliyorlar,fakat her seferinde tek bir şeye. Saf toprağa.”
“Saçmalık”
“Labratuvar kayıtlarını inceleyin. Yaptıkları tek şey istedikleri nesneyi kavramak ve akabinde nesne yaydığı yoğun bir ışıkla, ki sanıyoruz ki bu fazda oldukça yoğun enerji açığa çıkıyor, toprağa dönüşüyor. Bildiğimiz sıradan toprak, fakat olabileceği en iyi koşulda. Enkaz alanından topladığımız örneklerde yaptığımız analiz bu toprağın tam bir cevher olduğunu ortaya koydu. Maden,mineraller ve nem açısından oldukça zengin. Her türlü bitkisel yaşam formu rahatlıkla yetişebiliyor. Deneylerde ektiğimiz standart elma tohumlarının 12 saat içinde meyve verdiğine şahit olduk.” Mırıldanarak“Onlara hayran olmamak elde değil.”
“Yani şimdi demek istediğin..”
“Evet, bu hayvanlar bir şekilde inşaat alanına sızıp bu,nasıl desem, “yeteneklerini” kullanıyorlar ve yapı zarar görüyor. Bu kadar geniş alanda ne kadar dikkat edersek edelim İnşaata yaklaşmalarını engelleyemiyoruz, zaten gezegenin koşullarında bizden onlarca kat daha rahat ve hızlı hareket ediyorlar.”
“Tanrım bu duyduğum en aptalca şey! Beraberimizde buraya zaman öldürmek için devamlı talime sokulmaktan başka hiçbir halt etmeyen iki tümen getirdik, lanet yaratıkları temizleriz ve olur biter. Yuvalarını patlatır köklerini kuruturuz. Gezegenlerini cehennem ederiz onlara. Yüce insan ırkıyla uğraşmak neymiş görürler. Tek yapmam gereken merkeze projenin gezegen doğal yaşamının saldırısına uğradığını bildirmek. Bu konudaki tüm yetki bende.”
Dr.Guhltey gözlerini devirip derin bir iç geçirdi, allahtan general bu tip ukalalıkları kişiselleştirecek kadar akıllı değildi.”Bakın efendim,biliyorum bu sizin için bir çözüm olabilir ve etik anlayışınız da sizin için bir engel teşkil etmez ama olayın bir de şu boyutu var ki yaratıkların kafalarında kesin bir düşman veya dost kalıbı olup olmadığını bilemiyoruz. Yani söylemek istediğim bize zarar verirken bunu bilinçli yapıyor olmayabilirler. Tespit ettiğimiz kadarıyla inşa alanımızda yaptıklarını bu yaratıklar normal ve gündelik bir işmişçesine bütün gezegene uyguluyorlar. Uydudan aldığımız kayıtlarda gezegendeki diğer basit kaya oluşumlarını, taş yataklarını, kumulları sürüler halinde çalışarak verimli toprakla örtülü ovalara dönüştürdüklerini keşfettik. Yani bizim buradaki faaliyetlerimizi de kendi, amaçlarını bilemediğimiz projeleri için bir potansiyel kaynak olarak görüyor olabilirler. Ya da bu işi amaçsızca ve sadece yapabilir oldukları için içgüdüsel olarak yapıyorlar,henüz hiçbir fikrimiz yok. Zeka seviyelerimiz arası uyuşmazlık yüzünden onları bizim işimize burunlarını sokmamaları konusunda ikna etmek üzere bir diplomasi yoluna da giremedik. Ofensif girişimlere verdikleri tek yanıt korku dolu gözlerle bakarak donup kalmış bir vaziyette kaderlerine razı olmak. Bu koşullar altında vereceğiniz yanlış bir karar mühim kariyeriniz açısından pek hayırlı olmaz.”
Fanusun arkasındaki; küçük gözlü,burunsuz suratında hala aynı şakın ifadeyle kendi gezegenindeki kendine tamamen yabancı bu olaylara anlam vermeye çalışıyormuş gibi gözüküyordu. Kendine ayrılan daracık yerden hoşnutsuzluğunu belirtici davranışlarda bulunmak bir yana, kıpırdamıyordu bile. Sadece bakıyordu, insana tarifsiz bir rahatsızlık veren bakışlarıyla.
General birkaç saniye inandırıcı olmayan bir sinirli düşünme ifadesi taklidi yaptı. Ama daha Dr. Guhl bir şeylerden ümitlenemeden patladı.” Çıkar onu, bu pisliği kendi ellerimle boğazlıycam kapsülü aç!” Taşıyıcıya bir tekme savurdu.
“General Einnosagahnt, size şiddetle sakin olmanızı öneririm, raporum dört kamerayala aynı anda kaydediliyor. Ayrıca onu kapsülden çıkarırsam siz aşırı güdülerinizi tatmin edemeden ,onlar için fazla saf olan havamızda boğulur giderler. Karbonkuadroksid soluyan her canlı oksijene aynı tepkiyi verir.”
“Kapa çeneni bok herif. Burası benim yönetimim altında işliyor unuttun galiba. Benim sayemde bu projenin Laboratuar şefisin Guly, aklını başına devşir.”
Doktor tepki vermeksizin generalin gözlerinin içine bakmayı sürdürdü.
“Anlamıyorsun değil mi? Beni hala önüme çıkanı ezip geçen bir kabadayı olarak görüyorsun. Siz çok bilmişlerin gözünde hala en komplike işleri düz mantıkla çözen bir barbarım. Tüm insanoğlunun kaderini doğrudan etkileyecek bu iş için ne kadar çabaladığımı göremiyorsun öyle değil mi ha, sersem? Bu lanet iş bittiği gün, evrenin gördüğü en büyük çanak anteni bu aptal gezegenin üzerine inşa ettiğimizde, işte o gün insanlığın yıldızları ayakları altına aldığı gün olacak. Bu üs sayesinde tüm … tüm..
“Tüm galaksiyi karbon bazlı yaşam formları için tarayacağız”
“Her ne haltsa. İşte sizin gibilerin problemi de burada, her şey sizin için bir avuç salak terimden ibaret. Burnunuzun ucundakini göremeyecek kadar körsünüz. Bu şey sayesinde evrenin bizden gizlediği tüm akıllı ırklarla, yıldızlar arası kardeşlerimizle tanışacağız. Bu sayede evrenin bu güne dek biriktirdiği tüm tecrübe bizim olacak. Keşfedecek, dostluk kuracak, gerekirse savaşacağız ama her şekilde kendimizi geliştireceğiz. Milyonlarca yıldır gösterdiğimiz çabaları evrene ispatlayacağız. Galaksi insanoğlunun hırsına ve gücüne şahit olacak.”
General, artık yorulduğundan yada belki de aklının bir ucunda anlayamadığı bir şeyler tarafından rahatsız edildiğinden, sakinleşti. Doktorun değişmeyen bakışları altında bir sandalyeye yerleşti. Cebinden kaliteli bir Ganimede tütünü harmanı çıkardı. Fiber çubuk, dudağına götürdüğü anda nanobitler tarafından tutuştu. Koyu kızıl bir dumanın generalin ciğerlerinden arta kalan kısmı burnundan dışarı süzüldü. Bir dakika kadar boş gözlerle süzdükten sonra bakışlarını, camın içinde hala şeklini bozmaksızın kendini izleyen canlıdan ayırıp camın dışında hala şeklini bozmaksızın kendini izleyen canlıya çevirdi.
“ Peki bu ucube neden camı dönüştürüp kaçmayı akıl edemiyor?”
Dr.Guhltey, duman burnundaki sinirleri uyarırken, bir ırkın yaklaşık 12 yüzyıldır aleyhinde propaganda yapılan bir ürünü hala nasıl üretip tüketebildiği hakkında az ama öz bir anlam arayışından kaynaklanan uzunca bir duraksamadan sonra alçak sesle konuşmaya başladı “ Ediyor , etti de. Fakat oldukça ilginç bir şekilde biyolojik yapılara ,büyük olasılıkla bilinçli olarak, bu işlemi uygulamadıklarını gördük. Belki de yapamıyorlar ama canlı olsun olmasın hiçbir hücresel dokuyu toprak haline getirmiyorlar. Hapishanesini hazırlarken organik cam kullanmamız yetti. İşin daha da ilginç kısmına da eğer bana onu serbest bırakmamı emretmezseniz yaklaşık on onbeş dakika sonra şahit olacaksınız.”
“ Nasıl yani?”
“İntahar ediyorlar, özelliklerini kendi üzerlerinde kullanarak.”
“S.ktir git!”
“Son derece ciddiyim. Şimdiye dek İncelenen 147 denekten tamamı aynı tepkiyi verdi. Bu canlılar tutsak hayatına en fazla 2 saat dayanabiliyorlar.”
Generalin yüzünü ortalama bir estetik anlayışı olan her insanın midesini bulandıracak bir sırıtış kapladı. Hayvanca bir zevk alarak aşağı yukarı doktorun verdiği kadar süre sonra yaratığın kafasını avuçlarının içine alıp çömelerek cenin pozisyonu almasına, daha sonra yayılan kör edici ışıkla kapsülün içinde kalan bir avuç saf toprağa şahit olmayı seçti. Dr.Guhltey’in ifadesi artık değişmişti.
“Guhl, git ve gezegendeki tüm yerli ırkın toplatılması emrimi koloni kuruluna ilet. Kayıt arşivi sorumlusunu da ofisime çağırmayı unutma.”
İnşaatın tamamlanmasının ardından, proje enerji tasarrufu için iptal olana kadar geçen 208 yıllık zaman dilimi boyunca, dev uydu SPERO1 tüm galaksiyi baştan sona 69 kez taradı. Hiçbir yaşam formu bulamadı.
Posted at 10:35 pm by KURUSHII
Permalink
Tuesday, April 05, 2005
“The youth hides the key to salvation”
Sanitarium,sadece bir kapı şifresi...
Camlarda buğu, gözlerimde kan vardı.Sigaramın dumanının çıkması için iki parmak araladığım camdan gelen rüzgarın uğultusu, motorun homurtusuna karışıp gece yarısı insanın ruhunu bunaltan bir senfoni oluşturuyordu. Arada bir buğuyu silerek açtığım küçük aralıktan önümü görme çabama, zifiri karanlık, bozuk sol farım ve bu senfoni ile çöken rehavet hiç yardımcı olmuyorlardı. Arada bir lastiğin altına giren taşlar veya kaçmamın imkansız olduğu çukurlar ani uyarılarla beni ayık tutuyorlardı. Birkaç dalga boyu bile çekme kabiliyeti olsa radyoyu açardım ama bulunduğum yer kelimenin tam anlamıyla dağ başı idi.
Evet, sinirliydim. Ve beni yatıştırma amacı taşıması gereken bu tur başarılı olmamıştı. Sinirliydim, çünkü yankı yapan boş duvarlarda aniden etrafımın çocuklarla çevrili olduğu kafama dank etmişti. Sinirliydim çünkü hayatta gösterişten başka bir amacı olmayan bir çocukla evliydim. Kağattan evler yapan bir çocuktan maaş alıyor, boş zamanlarında uçmayı hayal eden çocuklarla arkadaşlık ediyordum. Ve bu sığlık, bu anlam yoksunluğu en sonunda bu akşam beynimde bir yerlerde birşeyleri ateşlemişti ki gecenin bu vakti, haritanın en unutulmuş yerinde araba kullanıyordum.
Amaçsızca kendimi güney otobanının ilk çıkışından dağ yoluna, eski madenlere giden ve şimdilerde sadece kamyon şöförlerinin bildiği birkaç kestirmeden başka hiç kullanılmayan bu yamaçlara vermiştim. Benzinim vardı ve dünyanın tüm iğrençliğinden bir an önce kurtulmak istermişçesine cesaret edebildiğim kadar gaza basıyordum. Gidiş-dönüş iki şeritli yolun bana göre solunda, öbür şeritten birkaç metre sonra başlayan ve bu yükseklikte kimbilir hangi cehennemin dibinde biten şarampol vardı. Unutulmuş zamanlarda biraz olsun rahatlatıcı bir unsur olarak yolun kenarına metal bariyer gerilmişti. Sağ tarafımda yolun hemen biraz ötesinde dağa tırmanan yamaç başlıyordu. Yansıyan ay ışığından tozlu gri toprağı ve yamaca yer yer dağılmış bitkimsi yaşam formlarını görmek mümkündü. Arabaya binerken dikkatimi çeken havadaki durgunluk burada da hala devam ediyordu. Herhangi bir şey yağmıyordu ve rüzgarın hızı yavaştı ama herşeye rağmen ayaz dayanılmazdı. Bir nefes daha çekip tutuşan izmariti camdan fırlattıktan sonra kapıdaki kolu çevirip camı kapadım ve uzanıp kalöriferin içeriyi biraz daha ısıtması için düğmeyi çevirdim.
Neden hep böyle olur bilmiyorum ama tabii ki görmem gereken şey, ben doğrulup dikkatimi tekrar yola verdiğim anda yokoldu, sanırım havaya doğru kaydı. Saliseden kısa bir an için, camın önünde, havada asılı iki küçük insan ayağına benzer şey gördüm ve hemen akabinde darbe geldi. Sağır edici, tok bir metal sesiyle birlikte arabamın tavanı başıma indi. Bir şangırtı, köklenen frenlerin viyaklaması, direksiyonun kol kaslarımı yırtarcasına bana direnişi ve spin. Sanırım üç tane...
Sessizlik geldiğinde, koltuğun üstünde kaykılmış yatıyordum. Dizlerim pedallara deyiyordu ve yüzüm tavana bakıyordu. Hayatımda hiç bu kadar hızlı ve istekli soluduğumu hatılamıyorum. Kalbimin atışları yaylı koltuğun üstünde duyulabilir ve yüksek bir ses çıkarıyordu. Ama herşeye rağmen inatla zihnimden çıkmayan tek bir görüntü vardı: Bir an için, çalışan tek farımın önünde gördüğüm o insanımsı ama küçük , bir çocuk kadar küçük siluet.
Titreme krizi yatıştıktan sonra yavaşça, çok yavaşça doğruldum. Tavan yaklaşık on santim kadar aşağı çöktüğü için kambur duruyordum. Alnımdaki sıcaklığa neye dokunacağım konusunda pek bi şüphem olmadan elimi götürürken bir yandan da dehşet içinde buğuları dağalmış camlardan berrak geceye bakıyordum. Araba, gittiğim istikamete ters olarak, sol arka lastik tırmanan yamacın başladığı yer ile yol arasındaki birkaç adımlık küçük çukura düşmüş ve burnu hafif havaya kalkmış şekilde bekliyordu. Bilinçli dikkatten uzak bakışlarım manzarada uzaktaki şehir ışıkları, bulutlu gökyüzü,patlamış sol arka cam gibi rastgele noktalara odaklanıyordu ama bunları kullanarak bir çağrışım yapmaktan uzaktı. Eminim ki hiçbiriniz benim tecrübe ettiğim bu şoku asla zihninizde tam olarak canlandıramazsınız, bu yüzden aşırı solumaktan sıkışan kalbim, pantolonumun sırılsıklam olmuş sağ bacağı veya çenemden damlayan gözyaşları size abartı gibi gelecektir. Ama bu gördüğümün daha hiçbirşey olmadığı konusunda biraz olsun haberdar olsaydım derhal bilincimi tekrar efektif şekilde kullanabilir bir hale gelmek üzere kendimi toparlardım. Tabii ki sırdan bir insan olarak böle birşey yapamadım.
Onun yerine ,güçlükle atlatılan aşağı yukarı bir dakikadan sonra, mantıklı bulduğum ilk hareket olarak ,kendi halinde guruldamakta olan, motoru kontağı çevirerek susturdum. Aklım sıra arabadan inip aldığı hasara dair kendi çapımda bir saptama yapacaktım. Ama kısa aralıklarla gözümün önünde çakan o çarpma anından hemen öncesine dair görüntü inatla zihnimi allak bullak ediyor ve hareketlerime garip bir uyuşukluk katıyordu. Daha önce de korkmuştum, ama hiç bu kadar garip ve yoğun bir korku fazı yaşamamıştım. Ve öylece oturdum. Tavandaki saatte yavaş yavaş yanıp sönen iki noktaya gözüm dalmış, gevşemiş, oturdum. Sanki gelecekleri içime doğmuştu.
Ve koşarak geldiler, çılgınlarcasına koşarak. İlk önce, korkuma kattığı o istemsiz etkiyi hepinizin tahmin edebileceği sessizliğin içinde adım sesleri geldi. Damlatan musluğun çıkardığı o cehenneme ait ses gibi asfalta peşpeşe çarpan uzuvlar karanlığın içinden yaklaştılar. Şiddetlenerek ve çoğalarak. Daha sonra siluetler belirdi. Yol boyunca, karanlığın içinden, saatler süren saniyelerde belirginleşen, küçük şeytanların gölgeleri.
Çıldırmanın çok çok ötesinde bir noktada algılarım berraklığına yeniden kavuştu sanki. Ne kadar çabalasam ve bir iğrenme krizine tutulmak zorunda kalsam da, o anın dehşetinde her zaman en iyi yaptığım iş olmuş olan salt gerçeği inkar etmeyi beceremiyordum. İnsana benzediklerini yalanlayamıyordum. Çömelip kamburlarını çıkarmış, ellerinden de yardım alarak koşuyorlardı. Boyları oldukça kısaydı. Hızla sağa sola koşuşturuyor, rahat hareketlerle abartılı yüksekliklere sıçrıyorlar ve yavaş yavaş arabanın etrafını kuşatıyorlardı. Silüetlerinden anlaşıldığı kadarıyla anadan doğma çıplaktılar ve kafalarının arkasında onlar koştukça havalanıp savrulan karmakarışık bir saç güruhu tarafından takip ediliyorlardı. Ama herşeye rağmen hareketlerinde, görünüşlerinde, çıldırtırcasına insansı bir şeyler vardı.
Aniden solumdaki cama birşey çarptı ve attığım kesik ama tiz çığlık, vücudumu saran şok dalgasını az da olsa hafifletti. Kafamı süretle çevirdim ve tüm hafızam kökünden silinse bile bir daha asla gözlerimin önünden gitmeyecek o günahkar yüzle karşılaştım. Bir tanesi dışarıdan benim olduğum taraftaki kapıya tırmanmış açmaya çalışıyordu ve yüzü, benim yüzümün sadece birkaç santim ötesindeydi. Size o yüzü nasıl tarif edebilirim ki, insanoğlunun çağlar boyunca ürettiği hiçbir lisan o yüzün yaydığı dehşeti tamamen tarif edebilecek kelimelere sahip olmamıştır. Simsiyah ve uzun saçların önüne düşüp gölgelediği, medusanınkilerin bile yanında masum kalacağı bakışıya insanı lanetleyen o iri gözler; dişlerini gösterdiği ve hırıltısının duyulduğu ağzı; küçük, kirlenmiş burnu...Ama mantığım çığlıklar atarak reddetsede bu biçimli hatlar ve gözlerin,burnun,ağızın küçük oval kafatasına orantılı dağılışları zihnimde tek bir çağrışım yapıyordu. Camın dışındaki bu şey, bu dehşet kaynağı aslında bir çocuktu, bir insan çocuğu. Tıpkı diğerlerinin tümü gibi...
Delirmenin başlangıcında, mantığın bittiği yerde bir nokta vardır. Tüm algılar, anılar, tecrübeler ve en önemlisi duygular bilinç seviyesinde hiçbirşey ifade etmez. Sadece beyin bunları kendi kendine gerektiği gibi yorumlar. Siz tam aksini zannetseniz de bu süreç kontrolsüzce işlemez. Vücudumuzun gerçek sahipleri, hayatta kalma durumu söz konusu olduğunda her zaman yaptıkları gibi kontrolu gene devralırlar. O an zaten hiç bırakmadıklarını farkeder, ama sonra tekrar unutursunuz. Her ne kadar bilinçli halinizde onlara küfretsenizde, gerçek sahiplerinize, içgüdülerize, daima saygı duyarsınız. Bana da böyle oldu. Tam harekete geçtiğim anda sanırım beynimin derinliklerinde bir yerde ağaçlarda uyuyan atalarımdan birinin attığı bir savaş narasını duydum, gülümsedim.
Kapıyı şiddetle açıp camdakini silkelerken bir yandan da sağ elimle uzanıp yanımdaki koltuğun altında duran yangın söndürücüyü kabzasından kavradım. Çekip çıkardığım süratle, kapı açılır açılmaz içeri dalmaya hazırlanan uyanığın beynine indirip, yolumu açtım. Bu kadar kan boşalacağını beklemiyordum ama herhangi bir acıma dürtüsünden yoksunsum o an için. Kulakları tırmalayan viyaklamasıyla kapının önüne yığılıdı, ben de o hiddetle üstüne bastım ve dışarı çıktım. Ben çıkarken başka biri arka camdan arabanın içine giriyordu. Kafamı kaldırınca gerçek sayılarını aşağı yukarı idrak edebildim, tabii ki o an onların tamamını sayabilecek algısal bir üstünlüğüm yoktu, ama yol boyunca uzanmış, koşuşturup, zıplayıp duran onlarcası, kurtulma ihtimalimi acımasızca yüzüme vurdular. Bir ordu gibi etrafımı kuşatmışlardı. Ben ise bu ihtimali hesaplama gereksiniminden çok uzaktaydım. Arabanın önünde durdum, yangın söndürücünün sapını sağ kolumun devamıymış gibi koparırcasına sıktım ve sol elimle de ayakta durması için altına kaynak yapılmış halkayı kavradım. Bacaklarımı açıp hafif çömerldim ve bekledim. Yıl gibi gelen bir an için bekledim, saldırının onlardan gelmesini.
Zayıf noktam olan sağımdan üzerime atladı ve simsiyah dişlerini son anda kaldırdığım söndürücüye geçirdi. Ucuz atlattığımı idrak ederken, başka bir tanesi, bu canavarların tırnaklarının da son derece keskin olduğunu sol diz kapağımda uygulamalı olarak tecrübe etmemi sağladı. Söndürücünün üstündekini süratle silkeleyip, allahtan hafif ve çelimsizlerdi, dizimle ilgilenenin kafatasını asfalta gömdüm. Doğrulurken de, dirseğimle, arabanın üstünden sırtıma atlama teşebbüsünde bulunanın kulağına , biraz da şans eseri, sağlam bir darbe indirdim. Denge merkezi alt üst olup yere kapaklandı. Biraz sola çekilip üstüme atlamaya hazırlanmakta olan başka bir tanesinin çenesine ayakkabımın burnunu oturttum. O esnada söndürücü de boş durmayıp başka bir kafatasında delik açtı. Ama etrafımdaki çember süratle daralıyor ve her saldırı dalgası bir öncekinden daha şiddetli geliyordu. Sayıları da azalmaya niyetliymiş gibi gözükmüyordu. Bu şekilde sonuna kadar sürdüremezdim. Bir boşluk yakalar yakalamaz aralarından sıyrıldım ve tozlu toprakta koşabildiğim kadar hızlı yamacı tırmanmaya başladım.
Peşimden gelmeye tereddüt etmeyişlerine şaşırmadım. Üstüneüstlük yokuşu benim süratimden defalarca daha hızlı tırmanıyorlardı. Ağrı, dalağıma umduğumdan daha çabuk girdi ama aldırış etmeye niyetim yoktu. Arada bir tökezleyerek koşmaya devam ettim, yangın söndürücüyü de bakmaksızın arkama doğru fırlattım. Şiddetli soluklarımın arasında, arkamda, yamacı tırmanırken tozda çıkardıkları sesleri duyabiliyordum. Ve umudum kaybolmaya başladıkça bilincimde yavaşça yerine geldi. Gözyaşlarım görüşüme engel oluyordu. Çaresizce birkaç metre ötemde biten yokuşa bakmak için başımı kaldırmışken, sol ayağımda cehennemden kopup gelmiş bir acı hissettim. İblisin çenesinin en derindeki tendonlarıma dek saplanıp kenetlenmiş olduğunu biliyordum, ama dönüp arkama bakmaksızın, o acıyla tökezleye tökezleye ilerlemeye devam ettim. İkincisi sırtıma atladı, pençeler kürek kemiklerimle kaburgalarımın arasına girdiler. Birkaç adım daha, birkaç adım daha...
Yamacın bitimine yığıldım.
Peşpeşe darbelerle, üstümde, ağılığı gitgide artan bir kütle toplanıyordu; eziliyordum. Hızla saplanan pençelerin uyuşturduğu hislerim bilincimi etkileyip, kendimi huzura bırakmadan önce , hemen önce, yamacın bitiminde başlayıp önümde uzanan vadinin aşağısında bir şey dikkatimi çekti. Bir yer, geldikleri yer...
Kusursuz bir medeniyetti. Devrilip paramparça olmuş ve yıllardır orada duruyormuş gibi gözüken bir otobüsün, sanırım bir hastahane otobüsü, etrafına kurulmuş küçük bir köy. Bu köyde ne bir ev ne de bir çadır vardı. Sadece bir gurup dişi otobüsün etrafında ellerindeki çiğ ete benzer birşeyler kemiriyor, uyuyor, bebeklerini emziriyor, erkeklerin avdan gelmesini bekliyorlardı. Birkaç erkek belli noktalarda nöbet tutuyorlardı, sabırla, kımıldamadan, çıt çıkarmadan. Tıpkı bana saldıranlar gibi, ellerinde ne bir silah vardı ne de üzerlerinde bir giysi. Hepsi anadan doğma çıplaktı ve etrafta sağa sola dağılmış otobüsün enkazından başka hiç bir eşya göze çarpmıyodu. Ama en önemlisi, şu an bila hala inkar edemediğim gerçek hepsinin çocuk, en fazla 10 yaşlarında çocuklar oluşu. Yada en azından öyle gözükmeleriydi. Yeryüzündeki hiçbir canlı o kadar masum yüzlerde o kadar dehşet dolu bakışlara sahip olamazdı. Çok sonra aklıma yıllar önce yerel bültende okuduğum kaybolan doğumevi otobüsü haberi geldi.
Algılarım ve bilincim de vücudum gibi dağılıp parçalarına ayrılırken, istemsizce onları kıskandım.
Posted at 04:03 pm by KURUSHII
Permalink
Wednesday, February 23, 2005
“....Tanrı aşkına Neumann!Ne yaptın sen....”
Lanet olası cızırtı dakikalardır.kulak zarının bitişiğinde, aralıksız dalga boylarıyla beynini kemirip duruyordu. Şansı olsaydı onu hemen söküp +sonsuza doğru fırlatırdı, ama üstündeki cüssesini on katına çıkaran giysi Ve kafasındaki akvaryum buna engel oluyordu. Cızırtıya katlanmaya çalıştı. Dişlerini çatlatırcasına sıktı. Göz kapakları zaten başından beri sımsıkı yumuluydu ve nihayetinde uyuştuklarını hissedebiliyordu. Evrende o an onun hissettiklerini hisseden akıllı canlı sayısının 0 ın üstünde olma ihtimali hesaplandığında, bunlar herhangi bir insanın verebileceği fiziksel reaksyonların yanında hiç kalırdı.
*...evet babacım işte kucağına bıraktım kendimi, mutluluğum çok fazla ve kahkahalar atasım var ,seviyorum seni baba şefkat ve delilik dolusun tıpkı gemideki o küçük hapları yapan makine gibi ...*
Birkaç dakika önce temas ettiği son cisimden bacakları yardımıyla aldığı ivmeyle, sonsuz boşlukta yavaşça süzülüyordu. Vücudundaki tüm kaslar çelik gibi kasılmış, titriyor; terler, derisindeki her delikten, sanki tüm elbisesinin içini doldurup onu boğacakmış gibi boşalıyordu. Ama hiçkimse o an en çok çalışan kasının kafatasının içindeki sıvıda yüzdüğünü inkar edemezdi
*.. ve işte oluyor, buluyorum kendimi yavaş yavaş, herşey anlamını şimdi kazanıyor, herşey aydınlık-parlıyor, her kapı açık...ne güzel şey "akmak"*
"-Dostum sakin ol, bu nasıl oldu bilm....
-..... rtulacaksın ,seni geri alıcaz .Şimdi dediklerimi....
-Cevap ver lanet olsun, Neuma... "
* ama hayır hayır bu da değil bir yanlışlık var bi saniye durmak istiyom ama olmuyo ama ama benonlarbiz sürtünmekten hep nefret ettim çünkü çok fazla ısı çıkarır ve bu ısı birgün evreni bitirecek ışıklar sönecek yani ahahah bunun kötü olduğunu düşünemem eğer bunun evren için kötü olduğunu düşünürsem evrensel iyilik ve kötülük kavramlarını insana indirgemiş olurum ve bu günah.. peki ya burası için de değilse "neresi?" için yaratıldık?*
Mide sıvısı gırtlağını yakıyor, gözleri, yuvalarının içinde rastgele noktalara hızla odaklanıyordu. Yön kavramının yok oluşuna alışmak bir insan için en sancılı sınav olmalıydı. Diyaframı , vücudunun doğal sifon mekanizmasını çalıştırmak için hızla aşağı bastırıyordu. Ayrıca kaburgalarına da bastıran birşeyler vardı ve bu basınca içeride biryerde rutin ritminin çok üstünde atan kalbinin kuvvetide binice solumak dayanılmaz acı veriyordu. Daha fazla dayanamadı ve kustu. Kaskının içinde, bir zamanlar yenmek maksadı taşıyan objeler uçmaya, saçlarının arasına girip kulaklarına kaçmaya başladı. Ama o bunları algılayıp tepki vermekten çok uzaktaydı.
"- ...kaskındaki kameradan.....anırım elinde hala emniyet kayışını kestiği bıçak var tanr..... marım kendine zarar vermez
- .....her on astronottan birinde görülen uzay tutması dediğimi....
- ...EUMAAAAAAAAAAAA.....
- lah belanı versin Herbert, onu uzay yürüyüşü........... enin fikrindi!"
* kapayın çenenizi ,yalvararım susun artık ... süzülmek, annemin o kumsalda yüzmeyi öğrettiği gün gibi ama daha kolay ahahahah yüzmeyi "öğrenmek"(!) ne kadar önemli bir ihtiyaç nouey ya bir gün bir tekneden düşersen ahaha inatla yüzmeye çalışıyorlar...lanet olsun ya ben ne yapmalıyım, eğer evrende gerçekten "yorulmak" diye birşey olsaydı bu soruyu kendime sormayı yıllar önce bırakmış olmalıydım ama ne?...neden bu deniz "neden?" mayınlarından arınmıyor? Ve akıntı neden inatla bize doğru? Kader denen şey bir böceğin kendini korumak için sonsuzun bir ucundan diğerine kadar uzanan bir koza örmesi midir? Bu koza inatla kendi kendini parçalasa da örmeye devam etmeye mahkum edilmek midir kader? Yoksa bu amaç mıdır? Baba neden gülemiyorum böyle bir saçmalığa? Cevapları almak için süzülüyorum burada daha ne yapmam gerek seni asosyal kısır eşcinsel... *
Bilincine hücum eden milyonlarca anı sanki sonsuz zaman önce bozulmuş bir yap-boz oyununun parçalarıymış ve şimdi aniden birleşip resmi oluşturmuş ya da en azından oluşturmak niyetindeymiş gibi yerlerine oturuyordu. Ama resmin bütününü görmek için hala eksik parçalar vardı. Bu parçaların eksikliği yüzünden deliklerle kaplıydı resim, büyük deliklerle. Bu deliklerden resmin arkası gözüküyordu. Resmin arkasında siyahlık vardı ve bu siyah çok siyahtı. Bu siyahlığın içinde,taa ötelerde rastgele yıldızlar parlıyodu, yakından bakıldığında aslında cenin oldukları anlaşılan yıldızlar.
Evet, yıldızların yakınına ulaşmak imkansız değilidi, ulaşıldı da. Ama orada ne kısırlar vardı ne eşcinseller. Orada kertenkeleler vardı. Kertenkeleler yanabilirlerdi ve yandılar, kafalarına düşen bir kaya onları kömür etti ve bu kayayı da gönderen güç kesinlikle evrendeki en büyük ve sonsuz güç değildi. Evet oldukça büyük bir güçtü ama sonsuz değildi. Başka bir yıldızda ahtapotlar vardı. Ahtapotlar, kafataslarının içindeki sıvıda yüzen kaslarını taşıyabilmek için artık özel makinelere ihtiyaç duyuyorlardı zira bu kaslar tüm bedenlerinin oniki katıydı. Ve yaptıları gemiler karanlığın başka bir köşesindeki bir hatayı düzeltmek için yola çıkıyorlardı. Başka bir yıldızda hayaletler vardı. Hayaletler az zaman önce ışık enerjisinden de kurtulup salt düşünce haline gelmişlerdi. Hala kavrayamadıkları pek çok şey vardı ama olayın özünü tanımlamış, ışıkların söneceği güne dek huşu içerisinde bekliyorlardı...
Neumann önce korktu("doğası" gereği), sonra biraz anladı ve gülümsedi....Resimde hala eksik parçalar vardı.
Gözleri üstündeki elbiseye kaydı. Minnet duydu.
*tamam da,..ya solumayı nasıl öreneceğiz?*
...
*.. sanırım baba, kardeşlerim için bir fedakarlık yapacağım.. bu onlara değer..*
...
- "Güverte,... güverte ben keşif asistanı astronot Neumann Lockwood II.........Evrim için bir adım atıyorum."
Kaskını çıkardı.
Posted at 12:29 am by KURUSHII
Permalink
Monday, January 17, 2005
Dewey, bu koruluğa aşinaydı.Hatırlamaktan nedenini bilmediği, kompleksli bir utanç duyduğu ergenlik öncesi yıllarında sıklıkla oynamak için gelirdi buraya. Ama nedense şimdi kardeşinin kendisini taklit etmesinden anlamsız bir keyif alıyordu, sıradışı bir durum olan ve gönülsüzce yaptığı şu anki işi hariç.
Koru,8 yaşında bir çocuk için ideal bir oyun mekanıydı. Gökyüzünü kapayan ağaçlar, ortamı bir labirente çeviren dallar , çalılar ,devrilmiş ağaç kütükleri,çimen, buram buram toprak...Saatlerce sürebilecek saklambaç , askercilik , yakalamaç. İlk bakışta bir çocuk için avantaj sayılabilir ,ama Dewey daima pekçok açıdan baktığına emindi. Bilinçaltındaki çağrışımlarında etkisiyle ,bir an acıdı kardeşine.
“Bu koru onu gerçeklikten kopartıyor,tıpkı bana yaptığı gibi...”
Dewey , diama makul ve tutarlı olma gibi takıntılar sahibiydi.18 yıllık hayatında geliştirip sığındığı tek bir felsefesi vardı. Tüm algılarıyla ,ortak olduğuna inandığı gerçekliğe din gibi tapardı. Zihnindeki “mantıklı” ve “saçma” kalıpları öylesine sığ ama su geçirmezdi ki yaşadığı sellerin sayısını kendi bile unutmuştu.Ama artık bunları düşünmeyecek kadar baskılanmış bir bilinçaltı vardı. Salt gerçeklik algısıyla mutluydu Dewey.
“Umarım Memo ya tırmanmak gibi bir aptallık yapmadın ufaklık,her halikarda başın büyük belada!”
Metal Monolith! Kardeşinin koruluğun ortasında yükselen yüksek gerilim hattına taktığı isim , ki elbette Dewey bunu yanlış buluyordu. Ama şu an herşeyden çok sinirliydi kardeşine. Akşamın bu saatinde koruluğun ortasında 8 yaşında bir çocuğu aramak işkenceden başka bir şey değildi. Zaten bulutlu, karanlık hava ve yağmur buna yeterince engel oluyordu.Kuşkusuz pek çok kişinin hayvani güdüleri böyle bir ortamda tetiklenebilir ve korkabilirlerdi. Ama Dewey’nin sarsılmaz realistliği bu tip durumları çoktan ortadan kaldırmıştı.Çocuk cesurdu.
Sertleşen rüzgara cevaben paltosunun önünü çekiştirdi, adımlarını hızlandırdı. Arada bir sesini yettiği kadarıyla kerdeşinin adını sesleniyordu. Bağarışlar, duvar gibi ağaçların arasında ürperten yankılanmalarla yokoluyordu. Sinirleniyordu.
Birkaç dakika sonra Memonun ayaklarının dibindeydi. Gözlerini, çiseleyen yağmurdan korumak için kısıp başını kaldırdı. Metrelerce yukarıdan geçen dev kablolara destek amacıyla dikilmiş direk olanca heybetiyle ağaçların arasından fırlayıp gökyüzüne yükseliyordu. Memo koruluğun hakimiydi.
Dewey şu an koruluğun ortasında olduğunu biliyordu. Ufaklık genelde buradan daha uzağa gitmezdi. Kesinlikle olağan dışı bir durum söz konusuydu. Endişelendi. “Geldiğim yönün aksine yaklaşık 500 m patika boyunca ilerlersem koruluk biter, south ashfield’e çıkan otoban başlar. Hayır asla o kadar ileri gitmez. Cesaret edemez.” Fakat düşünceleri bir sonraki adımını ister istemez tek yöne çıkarıyordu. “Gidip o yolu kontrol etmeliyim. Eğer orada bulamazsam, ki umarım oradadır, geri döner geldiğim yöne tekrar bakarım.” Şu anki sakinliğini korumaya çalışarak sırtını geldiği yöne verdi ve hızlı adımlarla kararını uygulamaya başladı. Dikkatini toplayıp ağaçların aralarına bakarak gayet olası ve korkunç ihtimallerle yüzleşmeye çalışıyor, bir yandan da bağırıyordu.
Yürümeye devam etti. Durmaksızın hızlı ve kararlı bir şekilde yürüyordu. Bilincinin tamamen yarinde olduğundan ,yolun olması gerekenden uzun sürdüğünü fark edene kadar emindi de. Ama hayır, en az 20 dakikadır yürüyordu ve şimdiye dek çoktan otobana çıkmış olması gerekirdi. Anlık endişesi biraz ileride gördüğünü sandığı şeyle kendinden utanacağı kadar arttı. Koşmaya başladı, gözlerinin yanılmadığından emin olana kadar da durmadı. Ama bu seferki gerçek, herhangi bir göz yanılsamasıyla açıklanamayacak belirsizlikteydi. Biraz ilerisinde, ağaçların arasında memonun dev metal ayakları gözüküyordu.
Soluk soluğa bir ağaca yaslandı ve son derece boş bakan gözlerle yukarı baktı. Evet ,bir yanlışlık olmaksızın bu yüksek gerilim hattıydı. Ve civardaki tek örneği olan memodan hiçbir farkı yoktu. Ve işin ilginci , memoya bakarak fark etmişti ,geldiği yön, bu akşam buraya ilk geldiği yöndü. Yani otobanın aksi istikameti. Kafası karıştı. “Bir yerlerden yanlış dönmüş olmalıyım. Karanlıkta patikayı kaçırdım yada bir şekilde yolumu kaybettim işte. Ama nasıl olur ,olanca dikkatimle ilerliyordum!” Birilerinin kendini bu halde görmediğinden ufak,insansı bir teselli buldu.
Mümkün olduğu kadar çabuk toparlanma ve kendine gelme süreçlerineden kurtulup , kendini en akıllıcası olduğuna inandırdığı, en hayvansı iç güdüsyle tekrar ,dümdüz karşıya ,otoban yönünde koşmaya başladı. Koşarken rastgele ayrıntılara odaklanıyor, beyninde sığınabileceği sakinlik dalgasını yaratcak bir çağrışım arıyordu. Binlerce kez yemin edebilirdi ki hiçbir yanlış dönüş yapmadı, çakıllı patikayı kaçınılmaz kaderi gibi takip etti. 5 dakika sonra yine o lanet olası direğin ayaklarının dibinde , gevşemiş sinirler, deforme olmuş bir yüz ifadesiyle göz yaşı keseleriyle bir mücadele veriyordu.
Tüm vücudunu saran titreme krizi zaten önüne geçilemezdi ama esas lanet okuyup durduğu şey paniklemesinden ötürü duyduğu kendinden nefretti. Ayakları çözülmüş gibi dizüstü çöktü. Dizleri, yağmurdan balçıklaşmış toprağa gömüldü. Başını avuçlarının arasına aldı. Dışardan bakan biri şiddetli bir beyin fırtınası yaptığını sanabilirdi. Ama deweynin yaptığı şey, kıpkırmızı olmuş ve tren düdüğü gibi burnundan soluyan bir suratla doğrulup, çıldırmış gibi evine , şu an için güvenli olduğuna inandığı tek yere doğru kontrolsüzce koşmak oldu...
Birkaç dakika sonra koşmaya başladığı yerde ,çamurla bir olmuş, yüzü koyun yatıyordu. İçinde , taa derinlerde bir şey böyle bir durumda bile sel gibi boşalan gözyaşlarının yağmura karıştığına şükrediyordu. Kardeşi unsuru çoktan bilinç eşiğine itilmişti bile. Çığlıklar atarak küfretmekten çene kasları yorulmuştu. Allahın belası bitmeyen saniyelerde sindire sindire yaşadığı bu tecrübenin hiçbir mantığa uymamasına , dolayısıyla inandığı tek felsefeyi yerle bir etmesine gidiyordu bu küfürler. İşin ilginci küfürlerin hedefinin , Dewey ilahi kaçış gibi “ zavallılıklardan” çoktan arındığı için , heybetli ama ölü olan memoya olmasıydı. Üşüyor ve korkuyordu. Ne yapacağını şaşırmak deyimini fiilen yaşamanın cehennemvari azabı beyin nöronlarını kemirirken , Dewey, bir an için durdu. Ve hayatında ilk kez “ gerçekten” düşündü.
Bilincinde mezarlarını yırtarak fırlayan yüzlerce teknik bilgi, çıldırmış kalabalık konseptiyle koşuşturmaya başladı. Dewey önce korktu, sonra algılarına cevap verebilecek en uygunlarını seçmeye koyuldu. “Parelel evrenler arası geçiş, doğru seviyede enerji akımlarının oluştur....hayır!....,ylece tüm evrenin sonunun, karadeliğin içindeki teklillik olm.....Hayır!...., ğer evren sabit ve sonsuzsa ve tüm uzay zamanı kapsıyorsa o zaman tanrıya bir ihtiy....,ok yüksek enerji patlamaları parçacıkların dönüş düzenine zarar verebil....yoo! Teorilerden kurtulmalıyım, ihtiyacım olan salt pragmatist bilgiler, yöntemler, teoriler değil!” Bir anda Dewey atalarına karşı tarifsiz bir saygı duydu. Fikir normal bir anda olsa hor görebileceği kadar basitti. Emin adımlarla Memoya tırmanmaya başladı.
Önce metal direkleri birbirine bağlayan ilk çapraz demire tutunup kendini yukarı çekti, daha sonra ayağını ayaklardan biri ile çektiğinin bir üstündeki demirin arasına sıkıştırıp yükseldi ve işlemi yukarıdaki demirler için bir merdiven gibi tekrarlamaya hazırlandı. İlk şok dalgasını düşünme sekansı ile atlattıysa da şimdi yeni bir problem ile yüzleşiyordu.O hayvansı korkuları, biraz yukarısında son bulan ağaçlar ve karanlık bulutlu gökyüzüne ulaşma gerçeğiyle, kendini utandırırcasına yüzeye çıkmışlardı. Birkaç basamak sonra tüm algıları kendine korunun yukarıdan görünüşünü vereceklerdi ve bu gerçekle yüzleşmek, yeni titreme krizlerine yol açıyordu. Sıklıkla tereddüt edip duraksıyordu. Nedensonra, yıpranmış sinirlerle gerçeği karşılamaya hazırlandı , son demire basıp kendini çekti. Ağaçların üzerindeydi.
Koruluk artık bir ormandı, insan gözünün alabileceğinin çok ötesine dek uzanan, sabit ve sonsuz bir orman. Belirili aralıklarla bu ormandan sayısız metal kule yükseliyordu ve manzaranın enginliğide ,insanı çıldırtırcasına yitip gidiyorlardı. Herbiri Memonun bir kopyasıydı.Dewey, demire hayatında hiçbirşeye sarılmadığı gibi sarıldı, başı kenetlendi ve gözleri boş bakışlarla sabitlendi. Metrelerce ilerisinde, baktığı açıdan kendine en yakın metal kulenin üzerinde toplandı biliçsiz dikkati. Bir genç, kulenin demirlerine sarılmış, sırtını ona dönmüş baktığı yöne bakıyordu.
Deweynin bakışları bu gençten biraz yukarı, yüksek gerilim hattının biraz yukarısına kaydı. Ve bullduğu cevap çıldırmasına yetecek kadar gerçek ve mantıklıydı:
“Trafo patlamış...”
Posted at 05:19 am by KURUSHII
Permalink
|
 |
 |
 |
 |
 |
 |
|
|